Armut Dibine Düşer
Bir zamanlar, kelimelere ve onların anlattığı hikayelere aşık bir adam yaşarmış. Evinin en sevdiği köşesi, yerden tavana uzanan, her biri farklı bir dünyaya açılan kapılarla dolu kitaplığıymış. Her akşam, günün yorgunluğunu kitaplarının arasında unutur, sayfaların hışırtısıyla huzur bulurmuş.Küçük bir oğlu varmış. Babası ona hiçbir zaman "Kitap oku!" diye baskı yapmamış. "Bak, bu çok faydalı," diye uzun nutuklar çekmemiş. Sadece, o en sevdiği koltuğa oturup bir kitaba daldığında, yüzüne yayılan o dingin gülümsemeyi oğlunun görmesine izin vermiş. Bazen okuduğu bir satır hoşuna gidince, kendi kendine kıkırdadığını duymuş küçük çocuk. Bazen de heyecanlı bir bölümde gözlerinin nasıl parladığını görmüş.
Çocuk için babasının o köşesi, sihirli bir yer gibiymiş. Babası okurken onu rahatsız etmez, sessizce yanına oturur, oyuncaklarıyla oynarmış. Ama göz ucuyla hep o gizemli sayfalara ve babasının yüzündeki ifadelere bakarmış.
Bir gün adam, yine kitap okurken yanına gelen oğlunun kucağında resimli bir kitapla durduğunu fark etmiş. Çocuk tek kelime etmeden babasının yanına kıvrılmış ve kendi kitabının sayfalarını çevirmeye başlamış. Konuşmuyorlardı ama aynı huzuru, aynı sessiz keyfi paylaşıyorlardı.
Adam, gözünü kitabından ayırmadan gülümsemiş. Kendi yansımasını, kendi tutkusunun en saf halini yanı başında görmüştü. Kelimelere gerek yoktu. O an her şeyi anlatıyordu: Armut, tam da olması gerektiği gibi, dibine düşmüştü.
Bu kısa metin, nasihatten çok daha güçlü olan "örnek olma" halini ve çocuklarımızın bizi nasıl sessizce izleyip öğrendiğini anlatıyor.